Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞLEMLER

ANKARA ÜZERİNE SENARYOLAR 4

17 Haziran 2004 Tarihinde yapılan sohbet toplantısı bant çözümü

 

KATILANLAR: ALİ ULUSOY,  (TMMOB MO. Ankara Şubesi, Yönetim Kurulu Başkanı), TUNCAY ALEMDAROĞLU (Eski Yenimahalle Belediye Başkanı), ÖMER KIRAL(Şehir Plancısı), KADRİ ATABAŞ(TMMOB MO. Ankara Şubesi, Yayın Koordinasyon Komisyonu Üyesi), METİN AYGÜN(TMMOB MO. Ankara Şubesi, Yayın Koordinasyon Komisyonu Üyesi), AYHAN ÇELİK (Mimar), GÜLNUR GÜVENÇ (TMMOB MO. Ankara Şubesi, Yayın Sorumlusu)

ALİ ULUSOY- Öncelikle hoş geldiniz. Mimarlar Odası Ankara Şubesi bülteninin Temmuz ve Ağustos ayı dosyası için “Ankara Üzerine Senaryolar” konusunu seçtik. Kentte birçok şey değişiyor. Sizler çok yakından takip ediyorsunuz, hem kent  merkezinde ciddi değişiklikler var, hem kentin gelişmesiyle ilgili sorun alanları var. Bütün bunlar olurken bir taraftan yasal değişiklikler oluyor. Bunların arasında “Kamu Yönetimi  Temel Yasası” diye adlandırılan ve merkezin yetkilerinin büyük bir bölümünün yerele devredilmesiyle şekillenen ve uzun süredir kamuoyunda tartışılan bir yasa tasarısı var. Buna bağlı olara İl Özel İdareleri Yasa Tasarısı şu anda Meclis komisyonlarında görüşülüyor, tartışılıyor. Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı bir şekilde tartışılıyor; o da gündemde. Ayrıca Belediyeler Yasa Tasarısı var. Siz bunları daha yakından takip ediyorsunuz. Bütün yasa tasarılarında açıkçası kentin yeni bir yönetim modelini kurgulayan, öngören maddeler var ve birçok yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesiyle birlikte birçok şeyin değişeceğini düşünüyoruz ve bunlarla ilgili ciddi kaygılarımız var. Mesela, Ankara’nın kuzey girişiyle ilgili, o bölgenin ıslah edilmesine yönelik Kentsel Dönüşüm Yasa Tasarısı çıktı. Oradaki planlama yetkisinin Büyükşehir Belediyesine devredilmesiyle, yapılacak çalışmaların önünün açılmasını içeren bir tasarı yasalaştı.

Bu arada biliyorsunuz imarlaşma ve şehirleşmeyle ilgili bir yasa hazırlığı için bizim de katıldığımız atölye çalışmalarına çeşitli odalarını ve üniversite çevrelerinden bilim adamlarını çağırdılar. En son aldığımız haberlere göre Temmuz ayı içerisinde yasalaşacağı söyleniliyor. Bunun kentlerimize dönük getireceği olumsuzluklar, olumluluklar var. Kısmen olumlu gördüğümüz bölümleri konusunda görüşlerimizi ifade ettik. Kentsel Dönüşüm Yasa Tasarısı ile ilgili bir atölye çalışması oldu, izledik, görüşlerimizi bir rapor halinde Bakanlığa ilettik. En son gelinen noktada, kentsel dönüşümün yasa olarak çıkmayacağı, ama şehirleşmenin içinde bir şekilde yer alacağı ifade edildi.

28 Marttan itibaren geçen süreye baktığınız zaman bu anlamda çok ciddi girişimler var yerel yönetimler kanalıyla, siyasi tablo da açıkçası bu girişimlerin hızlandığı bir süreci gösteriyor ve hazırlıklı olmamız gereğinin işaretini veriyor gelişmeler.

Biz Ankara kentinde bir meslek örgütü olarak bunlara karşı ne yapabiliriz, nasıl bir Ankara öngörüyoruz, bütün bu olumsuzluklar Ankara kentini nasıl etkileyecek ya da bu olumsuzluklar içerisinde biz neler yapabiliriz, nasıl bir girişimde bulunup en azından yasal sürece müdahale ederek, olumlu gelişme sağlamak anlamında nasıl katkımız olabilir diye düşünüyoruz. Yani böyle bir hedefimiz var ve bunu Bülten aracılığıyla tartışmaya açacağız, kamuoyuyla paylaşacağız.

ÖMER KIRAL- Bizim mesleki alanda, yani şehircilik ve mimaride genellikle iktidarın tek parti tarafından yönetildiği dönemlerde imar yasaları, belediye yasaları, kamulaştırma vs. top yekûn yeniden ele alınıyor. 3 Kasımdan beri beklediğimiz bir şey bu. Birikmiş sorunların iktidardaki siyasi anlayışın bakışıyla ve de o siyasi anlayışın içinde bulunduğu iç ve dış dinamikler çerçevesinde çözülmeye ya da değiştirilmeye başlanılacağı gibi ipuçları var. Bu çalışmalar çok yeni değil, hepsi geçmişi olan yasalar; Dünya Bankasının ve IMF’nin önermesiyle başlatılan reform taslakları. Bu işin tutarsızlığı, bir bütün olarak reform niteliğinin olmamasını ortaya çıkaran ipuçlarıdır. Kamu Yönetimi Reformu, Yerel Yönetim Reformu denilen belediyeler, büyük şehirler ve özel idarelerle ilgili yasalar; bütün bunlar farklı bakanlıklarda, hatta aynı bakanlığın içinde bile farklı kümeler tarafından hazırlanan taslaklardır ve her birinin bir vizyonu var mutlaka, ama ortak bir vizyona bakıldığı zaman birbiriyle çelişen, tutarsızlıkla dolu çalışmalardır.

Yasalarla ilgili TMMOB bünyesinde  çok yerinde ama bence geç kalınmış bir toplantı düzenlendi. Baştan TMMOB bünyesinde tartışılmış, bir görüş oluşturulmuş olsaydı, daha tutarlı davranılırdı.  Şimdi her oda kendi temsilcileriyle işi koordine etmeye çalışıyor, ama odalar arasında bile bir görüş birliği oluşamadı. Hiç olmazsa en azından aynı mesleki alan içinde bulunan odaların hattı harekâtını birlikte tayin etmeleri, yani şehircilerle mimarların en azından birlikte aynı masa etrafında karar vermeleri ve koordinasyon yapmaları çok daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum ve bunun eksikliğini hissediyorum. Çünkü  temsilci olarak kişisel çabalarımla koordinasyon kuruyorum.

İmar Yasası ve Kentsel Dönüşüm Yasası ile ilgili katılımcı atölye çalışmaları, Dünya Bankasının Türkiye ile imzalamış olduğu bir ikraz anlaşmasının bir koşulu gereği yapıldı. Yani Bakanlığın kendi isteğiyle ortaya çıkan bir şey değildi. Ancak, sonuç olarak bence faydalı oldu.

Kentsel Dönüşüm Yasası çok büyük sorunlar yaratacak niteliktedir. İçinde af unsurları, parasal hesaplamalar var. Eski af yasasından daha kötü şeyler ortaya çıkacak, her şey 84’lerden daha karmaşık bir hale gelecek. Ancak bir başka saptama da yapmak gerekir ki, içinde yaşadığımız kentlerin sorunlarını af yasaları olmadan düzeltebilmenin de olanağı yok. Dolayısıyla böyle bir tabuyu da tartışmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Biz, Kentsel Dönüşüm Yasasının İmar Yasası içine alınarak hazırlanması gereğini önerdik. Bu yasanın iki bölümü imar, şehircilik ve planlamayla ilgilidir; son bölüm olan 3 ve 4. bölümler de yapıyla ilgilidir.  Esas olarak iki bölüm  vardır imar ve yapı olarak. Biz buna üçüncü bir bölüm eklenmesini istiyoruz ve üçüncü bölümün içeriği de tamamen planlama araçları ve yetkilerle ilgili olabilir. Herhangi bir maddenin bir tarafı değiştirilerek bu sorun çözülemez. Yeni bir bölümün bu yasaya girmesi gerekir; o da planlama araçlarıdır, planlama yetkileridir, planlama bölgeleridir.

İkincisi, stratejik planlama anlayışını kısmen ülkesel, bölgesel ve alt bölgesel ölçek ile sınırlandırmışlardır. Biz şu öneriyi getirdik, ülkesel ve bölgesel ölçekteki ilk planlama, katılım değerleri iyi, ama imar planı konusunda değişen hiçbir şey yok, yani hâlâ TAKS, KAKS, başka bir şeyimiz yok. İmar planı kavramının içeriğini zenginleştirmemiz, değiştirmemiz lazım. Onunla ilgili olarak yerleşme bazında sosyal ve ekonomik kalkınmayı esas alan katılımcı bir planlama yaklaşımıyla kent planlarının bir kalkınma stratejisinin mekânsallaştırılmış dokümanları olarak hazırlanması gerekir ve ona göre bu planların sektörel, tematik ve kurumsal bazda her bir şehirde uygulanması gerekir diye önermiştik. Sonunda bu toplantılar bittikten sonra Bakanlık yasa taslaklarını birleştirmiş ve bu eleştirileri de dikkate alarak bir taslak hazırlamıştı. Ancak, birleşmiş metinde üçüncü bölüm eksikliği hâlâ duruyordu. Bunun üzerine bizden üçüncü bölümü acaba yazar mısınız diye bir talepte bulundular. Biz, ekip olarak üçüncü bölümü hazırladık fakat bu sefer de birinci ve ikinci bölümdeki kısımlarla çelişmeye başlıyor, eksiklikler hissediliyordu. Dolayısıyla ikinci bölümle ilgili olarak da yapılmış tanımları biraz genişletmek, geliştirmek suretiyle üç bölümlük bir öneride bulunduk.

Bunu yaparken temel olarak önemli bir boyut daha ekledik. Türkiye’nin önünde duran tehlike, büyük Marmara depremidir. Mevcut İmar Yasasında “afet” kelimesi neredeyse hiç geçmemektedir. Türkiye Afetler Yasası ayrıdır, İmar Yasası ayrıdır, bağımsız şeylerdir birbirinden. Dolayısıyla biz İmar Yasasının içine afetler konusunda bir başka arayüz daha ilave etmeye çalıştık. Risk analizleri, risk yönetimi,  mikro bölgelerin tehlikeleri, risk haritalaması vs. gibi gerek planlamanın altlık çalışmaları, gerekse planlama sürecinde afetlerin yaratacağı hasarların azaltılması çalışmalarının yürütülmesi gerektiğini, bu bölgelerde belediyelerin rolleri, diğer kurumların rolleri neler olabilir konularıyla ilgili bir taslak önerisinde bulunduk. Bakanlık bu taslağı çeşitli yerlerde kurumlarda görüşe sunuyormuş ve onların eleştirilerini alarak, sizin söylediğinize göre Temmuz ayı içinde yasalaştırmaya çalışacakmış diye ben de duydum.  Ama son dolaştırılan metin nasıl bir metindir; onu görmüş değilim.

ALİ ULUSOY - Şöyle bir şeyi de ifade etmek lazım: Bir taraftan bunlar yapılırken, bir taraftan da Ankara Kenti içerisinde bizim çok önemli diye gördüğümüz alanlara müdahaleler sürüyor. Çok yakın zamanda basından izlemişsinizdir, Atatürk Orman Çiftliği’yle ilgili olarak girişimler gündeme taşındı, tartışılıyor. Bir yasa tasarısı hazırlıyorlar; AOÇ’nin arazilerinin bir kısmının devredilmesiyle ilgili bir hazırlık var. Biz Ankara’daki diğer meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla bir kampanya başlattık, görüşlerimizi öncelikle Ankara milletvekillerine ve diğer milletvekillerine ilettik. Hem AKP Grubuna, hem CHP Grubuna ve siyasi partilere konuyu aktardık. Yine çok yakın zamanda kamuoyuna taşıdığımız Papazın Bağı’yla ilgili olarak yeşil alana müdahale var. Yine kamusal bir alanın özel bir işletmeci tarafından kullanılması söz konusu. Bu kullanımla ilgili yasal olmayan bir şekilde planlama süreçlerinin zorlanması söz konusudur, plan değişiklikleri söz konusudur.

Kent merkezi çok tartışıldı biliyorsunuz, yayaya açılıp açılmaması, bununla ilgili olarak bir kampanya başlatmıştık. Gökçek yönetimi geri adım attı, ama geçenlerde yine basına yansıdı, “tekrar devreye sokacağını” ifade ediyor. Ciddi ulaşım problemleri var Ankara’da; bütün görüş ve önerilere rağmen Ankara Büyükşehir Belediye Yönetimi, yine plansız, yine düşünmeden, yine çalışmadan bazı şeyleri hayata geçiriyor.

Ulus’ta Modern Çarşı’yla birlikte başlayan ve kısmen oradaki kullanıcıların da içine girdiği bir tartışma var. Modern Çarşı ve çevresinin yıkılıp iş merkezi yapılması tartışması var. Olabilir, ama belediye anlayışıyla biz bunları nasıl aynı düzeyde konuşacağız bilemiyorum. 28 Mart öncesi söyledikleriyle, Ulus kent merkezinin yıkılıp iş merkezine dönüştürülmesi projesiyle olabilecekleri hakikaten kestirmek mümkün şimdiden. Buna bağlı olarak Ankara Kalesi’ne, Hıdırlıktepe’ye ilişkin bir sürü proje var.

Bunlar şu anda gündemdeki durumlardan birkaçı ve yavaş yavaş da hayata geçireceklerinin ipuçlarını veriyorlar.

Yeni yasalar da yerel yönetimlerdeki bu yetkileri kısmen artıracak. Dolayısıyla bizim Ankara’ya dair, Ankara’nın dokunulmazları olarak gördüğümüz Atatürk Orman Çiftliği, Ulus tarihi kent merkezi, İmrahor Vadisi ya da kentin kamusal alana açılması gereken yerlerin tasarrufuyla ilgili olabileceklere ilişkin biraz daha somut, yarına dönük ne yapacağımızı biliyor olmamız lazım diye düşünüyorum. Bunlar birtakım platformlarda tartışılıyor, ama bunların hazırlığı içerisinde olup kamuoyunu bu noktada hareketlendirmek gerekiyor.

Sonuç olarak Ankara’ya dönük ve somut olarak belirleyici şeylerdir bu yasa tasarıları Çünkü yeni alanlar tarifliyor, yeni yetkiler tarifliyor. Bütün bunların ilişkisini kurup bir taraftan buna dair önermelerimizi, düşüncelerimizi aktarıp, bir taraftan da kente yapılanlara ya da yapılacak olanlara dair  tepkilerimizi ortaya çıkarmamız gerekiyor.

METİN AYGÜN- Bu yasalar gerçekten Dünya Bankasının finansmanıyla gündeme gelmiş, uzunca bir süre hazırlığı yapılmış çalışmalardır. Bana öyle geliyor ki, özellikle Kentsel Dönüşüm Yasasının içerisinde bu çok belirgin bir şekilde görülüyordu. Kentleri bir şekilde akredite ediyorlar, bütün bu ekonomik süreçlere Türkiye kentlerini de bir şekilde uyumlu kılmak için bir çaba var ortada. Kentsel Dönüşüm Yasasına yakından bakıldığı zaman şöyle şeyler var. Mülkiyetle ilgili olarak merkezi yönetim çok rahat bir hareket alanı sağlıyor. Yani merkezi yönetim kentin herhangi bir alanını re’sen belirleyebiliyor ve o alan içerisinde bütün mülkiyeti kamulaştırabiliyor. Kamulaştırma da akçalı bir kamulaştırma değil. Özellikle gecekondu alanları ve kaçak yapılanmanın olduğu alanlarda -hatta kaçak olmayan alanlarda da- işlevleri ve yapıları intikal ettirme yetkisine sahip. Yani bir bakıma kent topraklarını sterilize edebiliyor.  Son zamanlarda gayrimenkulların menkul değerlere dönüşme sürecinin altyapısı tamamlandı. Yani bina da artık bir menkul değer olarak tedavüle çıkabilecek. Resme böyle daha geniş bakıldığı zaman bence vahim olan da o; yani kentte yaşayan insanlar sürece hiçbir şekilde katılmaksızın, kent mekânında hem kentsel kullanım açısından işlev değişiklikleri çok rahat  yapılabilecek, hem de biraz af koksa da o vesileyle insanları başka alanlarda depolayacaklar, şu anda Esenboğa girişi öyle, Ulus öyle… Bir bakıma Kentsel Dönüşüm Yasasının o kadar acilen gündeme gelmesinin nedeni, birtakım acil operasyonların kapıya dayanmasıyla da ilişkilidir. Resme böyle bakıldığı zaman kentlerin kendi içerisindeki doğal dönüşümünün bu dinamiklerle süremeyeceği yargısıyla dış dinamiklerle kentlerin dönüştürülmesi amaçlanıyor gibi geliyor bana.

Ankara’da bugün özellikle Çankaya yöresinde gecekondu alanları dışında, Esat’da, Ayrancı’da, hem nüfus hem de binalar yaşlanıyor. Binaların yeniden tamir edilmesi  başarılamıyor ve mülkiyet de bu unsurlara engel. Yani Kat Mülkiyeti Kanunu gibi birtakım kanunlarla bu kentsel alanların yenilenmesi ve dönüşmesi şu haliyle mümkün görülmüyor.

Bir taraftan Yerel Yönetim Yasasıyla, Kamu İdareleri Reformu Yasasıyla  desentralize bir yönetim biçimi benimsenirken, İmar Yasasında çok ciddi bir merkezi yapı var. Ömer Kıral’ın dediğine katılıyorum, yani tüm bu yasalar arasında ciddi bir vizyon birlikteliği yok. Ama kent topraklarının artık sermaye açısından cazibesi var. Görünen bu, ama şu haliyle, bu mülkiyet yapısıyla bu dönüşümü sağlamaları mümkün değil, yani geniş kent alanlarında, merkezi alanlarda arsa üretmek şansı yok. Dolayısıyla bu yasaların arka planında böyle bir niyetin olduğunu düşünüyorum. Mimarlar Odası ya da meslek adamları, şehir plancıları, vesaire bu olaya nasıl bakacaklar; asıl konumuz bu. Bir taraftan Ali Ulusoy’un başlangıçta söylediği gibi kent alanlarının geniş alanlar olarak tasarlanması, bu parsel düzeninden sıyrılmak ve kentsel tasarımın gündeme gelmesi olumlu gibi görünüyor, ama o süreçlerin nasıl yapıldığı çok önemli. Yani o alanlarda yaşayan insanların o süreçleri katılımı ne olacak? Acaba meslek adamları o süreçlere katılabilecekler mi? Hangi durumda katılabilecekler? Bunlar tartışılmalı ve önümüzdeki dönem bunlar gündeme gelecek. Ankara özelinde özellikle gecekondu kendi başına üzerinde yeteri kadar çalışılmış ve fikir üretilmiş bir konu, ama önümüzdeki günlerde yine Ankara’nın kent içi konut dokularının yeniden nasıl ele alınacağı büyük bir problem olarak ortaya çıkacak. Altyapı tamamen çökmüş durumda, kanalizasyon gibi konularda büyük problemler var, binalar eskimiş durumda. Dolayısıyla önümüzdeki on yılın önemli sorunlarından biri bu olacaktır Ankara için.

TUNCAY ALEMDAROĞLU-  Bu Belediyeler Yasasıyla ilgili çalışmalara ben katıldım, ancak belli bir noktadan sonra bizim de irtibatımız kesildi, tasarı tamamen Parlamento içerisindeki grup tarafından alt komisyondan geçirilerek şu anda Mecliste gündemdeki sırasını aldı. Sizin belirttiğiniz gibi Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılandırılmasıyla ilgili yasanın görüşmeleri de geçici maddelerde tıkandı, bekliyor. Ona bağlı olarak Belediyeler Yasası, Büyükşehir Belediye Yasası, İl Özel İdare Yasası bir de Belediye Birlikleri Yasalarının da belli bir olgunluğa gelerek alt komisyonlardan geçmesi bekleniyor. Alt komisyondan geçtikten sonra o geçen haliyle Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılandırılma Yasasıyla arasında bir çelişki doğmasın, en azından Genel Kurulda bunu düzeltmek şansı olsun diye o dört yasanın komisyondan geçmesi bekleniyor.

Yalnız burada şunu belirtmek istiyorum: Bizim yönetimimizde, eğer bir aksaklık varsa, bir bozukluk varsa hemen bununla ilgili bir yasa çıkaralım diye her şeyin yasalarla düzeleceğine inanmak gibi çarpık, yanlış bir anlayış var. Çünkü yasayı uygulayan yönetimdir, insanlardır. Eğer siz, insanlara yeterli donanımı ve bilgiyi vermezseniz, hukukta bir tabir vardır çok sık kullanılan: “mükemmel bir yasa, mükemmel olmayan bir hukukçunun elinde adaletsizliği getirir; oysa mükemmel olmayan bir yasa, iyi bir hukukçunun elinde adaleti dağıtır.” Biz uygulayıcıların zaafiyetleri, yetenekleri, becerileri üzerinde hiç durulmuyor, her şey yasayla hallolacak sanılıyor. Oysa bu yasaların değişmesiyle Türkiye’deki yerel yönetimlerle ilgili sorunun, kentlerle ilgili sorunun düzeleceğine kesinlikle inanmıyorum.

İkincisi, bu yasalarda gördüğüm geneliyle ilgili bir mantık var; o da şu: Bu yasalar, birtakım sıkıntılar bahane edilerek, örneğin “Hakkâri’den adam niye Ankara’ya gelsin ikide bir? Yerinden yönetimle meseleyi Hakkâri’de çözelim” deniliyor. Mevcut yasalarla o sorunun Hakkâri’de çözülmesine engel olan tek bir yasa hükmü yoktur. Ne vardır? Çözümün Hakkâri’de yapılmasına engel olan siyasi irade vardır. Siyasi irade, iradesini merkezi yönde kullanıyor, ondan sonra “bütün yetkiler merkezde toplandı, yetkiyi dağıtacağız” deniliyor. Bunun arkasından da şu geliyor: Belki bu benzetmem biraz abartılı olabilir, ama kent yönetimlerine demiyorum, kent devletlerine doğru, kent siyasi iktidarlarına doğru bir açılımın yolu açılıyor. Kent dediğimiz zaman belli makul bir nüfus ölçüsünü esas almak gerekirken, İstanbul’un,  Ankara’nın, Adana’nın, İzmir’in, yerel yönetim adı altında tek bir yönetimin şekillendirilmesi gündeme geliyor ki, yerel yönetimlere esas duyulan ihtiyaç, yerinden yönetim ihtiyacından çıkmıştır. Siz ölçeği büyüttüğünüz zaman, kenti Belçika, Hollanda büyüklüğünde bir kent haline getirdiğiniz zaman o yerinden yönetim olmaz ki. Nitekim, o yöne giden büyük şehirlerin sınırlarının belirlenmesiyle ilgili yasa tasarısı, anımsarsanız seçimden önce geldi, bir gecede, pergelle çizilen 50 km.nin içinde kalan yerler kapsama alındı.  Şimdi 50 km mesafede olan kişiyi Ankara merkezinde ya da İstanbul merkezinde oturan kişi yönetecekse, bugünkü ulaşım teknolojisinin, ulaşım olanaklarının geliştiğini düşündüğünüz zaman 100 km.de yaşayanları niye yönetmesin ki?

Yasaların çıkış mantığıyla ya da söylemiyle gerçekleştirilmek istenilenler birbiriyle örtüşmüyor. Bu itibarla bu yasaların Türkiye’de çıktığı zaman sorunları çözeceğini ya da söylenilen, beklenilen rahatlığı getireceğini ummuyorum. Tamamen planlı bir düşüncenin adımı olarak görüyorum; merkezi siyasi iktidarın biraz daha parçalanmasına, dağılmasına giden bir sürecin başlangıcı olarak görüyorum. Söylem olarak insanlara çok sempatik geliyor, ama söylemle hayata geçiş arasında, uygulama arasında bir örtüşme yok ve bunun, Türkiye’nin geleceği açısından ciddi bir sıkıntı getireceğini düşünüyorum. Yasalara ilişkin, bu Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılandırılması Yasası, Belediyeler ve Özel İdareler Yasası ve Belediye Birlikleri Yasaları için görüşüm budur.

İmar Yasasıyla ilgili bir çalışma olduğunu biliyorum, ama Ömer Beyden bu yönde detaylı bilgiyi şimdi aldık; teşekkür ederim. Gerçekten imardan neyi anlıyoruz? Eğer imardan kastımızı bir alanın kentleşmesine giden yol, yöntemler, ilkeler olarak alırsak, İmar Yasasında bununla ilgili çok ciddi hükümlerin olduğunu sanmıyorum. Beş yıl uğraştık; neyle? Yoldan çekmemiz gereken alan bu kadar olacak, emsal şu kadar olacak. Teknik yönü ayrı bir olay, ama bana göre fazla müdahaleci, çok kısıtlayıcı bir imar mevzuatımız var. Bu kısıtlayıcı imar mevzuatını aşmak için insanlar çok değişik yollar uyguluyorlar ve bu uygulama sonunda da böyle ucube yapılar ortaya çıkıyor.

Ben şöyle düşünüyorum: Acaba, sorumluluk mimara ait olmak üzere biz binayla ilgili dört köşesini, ya da dört noktasını versek de mimarı orada serbest bıraksak. Yani nasıl yapıyorsa yapsın binayı, mimarı biraz serbest bırakalım. Yaratıcılığına güvenerek ya da onu teşvik ederek, birtakım ucube yapıların çıkmasını bu şekilde önleriz gibime geliyor. Özellikle büyük şehirlerdeki parsel bazında düzenlemeden fevkalade kaçınmak gerekir. Yani yoğunluğu esas alarak, mevzi imar ıslah planlarının yapıldığı alanlarda kesinlikle parsel bazında düzenlemeye gitmemek gerekiyor. Ada bazında çözümler üretmenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Kentlerdeki gayrimenkulları menkul hale getirip onlara dayanılarak hisse senetlerinin çıkarılması, o hisse senetlerinin piyasada satılması, mülkiyet hakkının ortadan kaldırılması gibi, kentlerdeki gayrimenkulların mülkiyeti konusunda çok hassas olunmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kentlerdeki gayrimenkulların bedeliyle diğer yerlerdeki mülkün bedeli arasında korkunç bir fark var; yüzde binlere varan bir fark var. O kent merkezindeki o mülkü, o kadar kıymetli hale getiren Merkezi kullanan kentlilerdir. O rantta benim, senin, o kentte yaşayan herkesin hakkı var. O halde, bana göre, o kentteki rantın yüzde 1’i mülk sahibine aittir, yüzde 99’u o kentte yaşayanlara aittir. Yani biz buraya gelmeseydik, Ankara Başkent olmasaydı ne olacaktı?  Niye Kızılay’da arsa fiyatı dışarıdakilerden çok fazla? O da arsa, o da arsa? Sebep; bizim Kızılay’da olmamızdan, Kızılay’a talebin çok olmasından, burada işyerlerinin olmasından buradaki değer yükseliyor. O zaman o yükselen değerde Ankara’da yaşayan herkesin hakkı vardır. O nedenle, kent merkezlerindeki mülkiyetin kamu tarafından rahatça kullanılabileceği düzenlemelere gitmek gerekir.

Burada şu da var: Güzel, bunu söylüyoruz, bu yapılsın diyoruz, peki bunu yönetim nasıl değiştirecek? Yönetim bunu nasıl değerlendirecek? Mevcut yönetimin modern teknolojilerin hepsini kullandığı kesin, herkesten iyi kullanıyorlar. Biniyorsunuz metroya, televizyonu izliyorsunuz. Metro çağdaş bir ulaşım aracı. Her yerde,  teknolojilerin en iyisi kullanılıyor. Her yerde doğalgaz gişesi var, kartınızı yüklüyorsunuz. Ama kent yönetiminde bu teknolojiler kullanılırken kente bakış açıları çok önemli. Kentin insanlar için olduğunun, kentin temel ve asli unsurunun insan olduğunun bilincinde değiller. Yani bir yerel yöneticinin “Mamak Kavşağından giriyorsun, Kızılay’dan geçmek suretiyle 15 dakikada Atatürk Orman Çiftliği’nden çıkıyorsun” diyerek bu kent trafiğinin çok iyi aktığını göstermek anlamında övünmesini ben yadırgıyorum. Çünkü kent merkezi taşıtlar için değildir ve dünyanın hiçbir yerinde böyle değildir. Yenimahalle’de yaya bölgesi yaptık gören var mı bilmiyorum. Ankara’nın ikinci yaya bölgesi oldu. Şimdi kaldırıyorlar, Çarşı Caddesini yeniden trafiğe açıyorlar. Sebep? Oradaki 4 ya da 6 tane nalburiyeci esnaf arkadaş “Buradan araç geçmeli” diyorlar. Halk da bu yönde biraz duyarlı olmalı, sahip çıkmalı sorununa. Ama bizim demokratik kitle örgütü olarak, meslek odaları olarak yapacağımız da onlara bu doğruları anlatmak. Maalesef tek yanlı bir yayın oluyor, diyalog değil, monolog halinde oluyor.

Diğer konularla ilgili olarak da Ankara özelinde bir sıkıntı var. Atatürk Orman Çiftliği’nde bir sıkıntı var. Bunların hepsi bir gecede yapılmış olan şeyler değil ki, 20-30 senede herkesin gözü önünde yapılmış şeylerdir. Şimdiye kadar kimse sesini çıkarmadı. İlk başta kamu kurumları Atatürk Orman Çiftliği’ni tırtıklamaya başlamış, şimdi ise tren yolunun etrafı köfteci dükkânı dolu, İstasyon binası restoran oluyor. Mesela, oradaki Marmara Oteli var. Spor klüpleri var diyorsunuz, ama Marmara Oteli’ni kamu bizzat eliyle yaptırdı. Onun dışında başka hiçbir yer yokmuş gibi Jandarma Genel Komutanlığının aldığı yer var. Ankara’da yer bitti sanki. Merkez Orduevi’nin arkasından ta Harp Okuluna kadar bomboş arazisi var, niye Atatürk Orman Çiftliği’ne geliyor?Türk Traktör’ün yeri var, Zirai Donatımın yeri var. Zirai Donatımın yerini Adapazarı Valiliği’ne tahsis etmişler; Adapazarı Valiliği burada ne yapacak? Yurt yapıyor. Yani Atatürk Orman Çiftliği’ni herkes bir tarafından ele geçirmiş.  Elbette yöneticilerin ciddi hatası var, ama kamu yöneticilerinin de hatası asli ve birinci sırada.

ALİ ULUSOY - Bir de kentin ulaşımıyla ilgili olarak ciddi sıkıntılar var; kent merkezi artık araçların istilasına uğramış durumda. Gökçek’in söylediğine göre de bu devam edecek, yani bu alt ve üstgeçitler zincirleme ve doğal olarak bizi böyle bir noktaya doğru götürüyor; çünkü yaklaşık 30 alt ve üstgeçit daha yapılacağı söyleniyor. Eskişehir Yolu ve İstanbul Yolu hakikaten otobana döndü. Kentte yaşayan insanların karşıya geçmeleri artık mucize. AOÇ ile ilgili olarak da söylediniz, bu kampanyayı başlattık, ama biliyoruz ki, orada esas olarak kamu eliyle bu yağmalar, bu birilerine kıyak çekmeler devam ediyor, farkındayız. Oranın düzenlenmesi lazım, yeniden bir master planının yapılması lazım. Burada spor yapılması gerekiyorsa, o da yapılmalı; başka şeyler yapılacaksa, o da yapılmalı ama öncelikle bu alanın yarışma yoluyla elde edilecek bir plan sonucu kurgulanması lazım. Bununla ilgili girişimimiz devam ediyor.

TUNCAY ALEMDAROĞLU- Bağışlayın, onunla ilgili olarak da şunu söylemek istiyorum. Bu konuyla Sayın Cumhurbaşkanı da yakından ilgilidir Atatürk Orman Çiftliği’nin bütün faaliyetleri denetlendi, denetleniyor da; yakın takip ediyorlar. Şehir Plancıları Odası ve Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği bu konuda bir plan hazırlasınlar, bu konuyu tartışmaya açsınlar. Tartışmaya açtıktan sonra da son şeklini verip Sayın Cumhurbaşkanına götürüp arz edilmeliler. Bunu yaparken de mevcutlardan yıkılması muhtemel olanların hepsi için yeni amaçlar ortaya konulması lazım. Yıkılması mümkün olmayanların da tahsis etmek değil de, yine mülkiyeti Atatürk Orman Çiftliği’nde kalmak kaydıyla kira karşılığı yapım sözleşmesinden hareketle yapılan masraflar tespit edilip ne kadarsa 4 yıl, 20 yıl, 5 yıl, 8 yıl neyse o süre sonunda tekrar bedelini ödemeye başlayacakları şekilde bir çözüm getirmek lazım. Kullanılmayan alanı tel çevirerek de korumanız mümkün değildir. Halkın kullanımına açtığınız sürece ancak kullanan kişiler orayı koruyor, öbür türlü korumanız mümkün olmuyor.

İkincisi, orası Ankara’nın toprak döküm yeri. Ankara’nın ciddi sıkıntılarından biri de toprak döküm yeri. Atatürk Orman Çiftliği alıyordu. Bundan bilginiz vardır herhalde, Atatürk Orman Çiftliği’ne denetleme geldikten sonra artık hafriyat almıyor, alsa da kaçak alıyor. Ankara’da çok ciddi bir sıkıntı, bu konuda bir ihtiyaç var. Bu konuda belediyeler bir açmaz içinde, niye? Büyükşehir ilçeye havale ediyor, topu ona atıyor; ilçedeki teknik kadro kendi sınırları içerisinde öyle bir yer bulamıyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi o konuda zorlanmalı ya da sizlerin, odaların da katkılarıyla belli yerler toprak döküm yeri olarak gösterilip en azından rekreasyon alanı olarak daha sonra düzeltilmelidir. Öyle bir şeye de ihtiyaç vardır.

Biliyorsunuz Şeker Fabrikasının da oradan kalkması gündeme geldiği zaman düşünebiliyor musunuz, Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu ve burada Hipodrom, hatta Gençlik Parkı  olarak aşağı yukarı 30 km.ye varan 3-4 km de genişliği olan bir uzantı var. O alanın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir diye düşünüyorum.

ALİ ULUSOY - Galiba esas olan şu: Bütün bunlar yapılıyor ya da yapılacak. Bir taraftan da Çiftlik’le ilgili kaygılarımız var, başka alanlarla ilgili kaygılarımız var. Bunların bir kısmı merkezi idare eliyle gerçekleştiriliyorlar, hayata geçiriliyorlar, birçoğunu da yerel yöneticiler yapıyorlar. Ankara Şube olarak bütün yerel yönetimlere bir çağrı çıkarıyoruz, “sizle görüşmek istiyoruz. Yani sonuç itibariyle bu kentte yaşayan bireyiz, yurttaşız, bir kurumuz. Sizin kentle ilgili yapacağınız, yapmayı öngördüğünüz, düşündüğünüz ne proje varsa birlikte tartışılalım. Bizim bu konuda katkılarımız olabilir.” dedik. Etimesgut cevap verdi, Başkanla bir görüşme yaptık, niyetlerimizi açıkladık, “birlikte planlayalım, ciddi birikimlerimiz var meslek örgütleri olarak. Bu konuda size katkı vermek istiyoruz” dedik, çok olumlu karşıladılar. Benzer çağrıyı Altındağ Belediyesine yaptık, önümüzdeki hafta görüşeceğiz. Çankaya Belediyesiyle çok olumlu diyaloglarımız, ilişkilerimiz var. Çok somut olarak tarifleyemedik, yani nasıl bir işbirliği olacağı konusunda net bir tarifimiz olmadı, ama önümüzdeki günlerde Çankaya Belediye Başkanıyla da bir araya geleceğiz. Biz onlara bazı konuları aktaracağız, ihtimal onlar bize birtakım düşüncelerini aktaracaklar. Dolayısıyla böyle bir diyalog yolunu hep açık tutuyoruz. Sonuçta kent hepimizin, kentteki sıkıntıları hep beraber yaşıyoruz. Dolayısıyla bununla baş etmenin yolu da galiba birlikte davranmak, birlikte üretmek, bu projeleri hayata geçirmek. Geleceğe ilişkin kaygılarımızı, düşüncelerimizi aktarmak, onlarınkini almak.

KADRİ ATABAŞ- Deminden beri konuşmacılara bakıyorum, düşünün Atatürk Orman Çiftliği dağıtılsa kim üzülecek? Yani yarın sabah bir belediye başkanı seçim kampanyasında “Atatürk Orman Çiftliği’ni elime fırsat geçerse dağıtıyorum” dese, seçim mi kaybeder, seçim mi kazanır?  Fikrimi çok net olarak söyleyeyim, seçim alınır. Şunu görmek lazım: Atatürk Orman Çiftliği’nin şu anda doğrudan kentin hayatına kattığı şeyi hakikaten ortaya koyamıyorsak, bir şey katıyorsa ve bunu ortaya koyamıyorsak, biz kendi kendimize bir grup aydın, “vallahi çok bir şey katıyor” diye insanlara anlatmaya çalışıyoruz ve kimse buna inanmıyorsa biz kendi kendimizi kandırıyor olabiliriz. İkincisi, hakikaten Atatürk Orman Çiftliği hiçbir şey katmıyor Ankara halkına, herhangi bir sokaktaki insan açısından baktığımızda ne katıyor? İstasyon civarındaki köfteciler evet, çok şey katıyor. Yani emin olun, Atatürk Orman Çiftliğini dağıtın kimse bağırmayacak, ama oradaki köfteciler kaldırıldı derseniz bakın epeyi bir şey karışır.

Bunu niye söyledim? Sayın Başkan, sanıyorum siz söylediniz, yani bir şekilde Atatürk Orman Çiftliği diye bir yer var ve ben de efsane diye biliyorum. İçinde hâlâ inekler beslenir, içinde hâlâ ahırlar olan, hâlâ elma ağaçları olan bir yer. Kendi kendine bildiğimiz çiftlik üretimi yapıyor. Böyle bir şey bir başkentin merkezinde olmaz. Bu şöyle olur: Çocuklar doğal hayat, üretim, tarım nasıl yapılır diye oraya gider, deneysel bir şey yapar, onların hayatına öyle bir şey katar ki, ona sahip çıkılır. Ciddi bir spor aktivitesinin merkezleri vardır, herkes kullanabiliyordur, kitlelerin sahip çıkacağı bir şeyler vardır, o zaman bir anlamı vardır. Şu anda bir manastır yapmışsınız, içine de rahipler oturmuş, kapılarını kapamış, bağlarında üzüm yetiştirip kendileri içiyorlar ve milletten de bizi kurtarın diye bekliyorlar. Yani bugünkü haliyle Atatürk Orman Çiftliğini savunmayı hiç düşünmüyorum. Ne bugünkü yönetimini, ne bugünkü anlayışını hiçbir şeyini savunmuyorum. Burasının hakikaten KİT’lerin kullanımına açılması derseniz, bu konuşulmaya değer.

Atatürk emaneti olmasını da kimsenin öyle fazla savunacağını sanmıyorum. Türk Dil Kurumuyla Türk Tarih Kurumunun özerkliğini yok ettiler, kaynaklarını aldılar, Atatürk’ün fikir yapısının temellerini yok ettiler, kimse 3-5 aydının dışında tepki göstermedi. Bugün vasiyet yok edildi, biz değil, birileri yok ettiler, ama hâlâ bu vasiyetname eskisine dönsün kavgası verilmiyor ve biz Atatürk Orman Çiftliği’nden bahsediyoruz.

Dolayısıyla bir şeyi savunurken bütüncüllüğünü de görmek lazım. Yoksa hakikaten en doğrusu çıkıp Atatürk Orman Çiftliği halka dağıtılsın demek bana kalırsa.

Ben söz vermiştim bu sayıya “Niye Melih Gökçek’i ciddiye almalıyız?” diye yazı yazacaktım, bu çok önemli bir şey. Yani Melih Gökçek üçüncü sefer seçim kazanıyor ve siz de farkındasınızdır, dünyanın her yerinde herhangi bir iktidar 15. yılına girerse yıpranır. İlk seferinde daha ciddi bir muhalefet vardı, ikinci seferinde ciddi muhalefet vardı, bu sefer muhalefet edeceğini sandığım kesimlerde tam tersine meşruiyet kazandığını gördüm. Hiç beklemediğim bir şeydi, ama o kadar içselleştirmişti ki kitle. Yani bir adam nasıl 10 sene bu kente vakit kaybettirip seçim kazanır? Bence bu çok önemli bir soru, bunu Mimarlar Odası olarak da düşünmek zorundayız. Çünkü bence Melih Gökçek Ankara’da yaşayan önemli bir kitleyi birebir temsil ediyor. Bu çok önemli bir şey, yani demokrasi dediğimiz şey sonuçta eğer bir temsiliyetse, neyi temsil ediyor? Bir adım sonrasını düşünemeyen okumamış insanı temsil ediyor. Yani adam gecekondu arsasını işgal ettiği zaman kenti yağmaladığı umurunda mı? Değil, onun için tek önemli olan şey, yarın oradaki ranttan pay almaktır. Biz göre çok gerçekçi. Melih Gökçek onu temsil ediyor arkadaşlar. Arabasına binip şehrin içinden süratle geçeceğim diyen ve bunun ne demek olduğunu fark etmeyen okumamışları temsil ediyor. Melih Gökçek, bu kentte yaşayan insanların çoğunu temsil ediyor ve biz azınlığız.

Bir kere hepimizin içimize sindirmemiz gereken şey -ben sindirdim- azınlığız. Dolayısıyla sorulacak sorular bence şuraya geliyor: Azınlıkta olan insanlar, kendi söylediklerinin haklı olduğunu nasıl çoğunluğa anlatabilirler? Bunun yöntemini bulmak lazım. Bulamadığımız sürece biz burada güzel güzel konuşuyoruz da onlara bir yararı olmuyor, Melih Gökçek’e de bir yararı olmayacak. Çünkü siz ne söylerseniz söyleyin, sonuçta içinde bir yerlerde biliyor ki… Mesela, pelüş orman fikriyle hiç dalga geçmedim biliyor musunuz?  Benim bir psikiyatr dostum “Uluslararası kongrelere gittiğimde Türk halkının ortalama duygu yaşının 2 yaş civarında olduğunu söylüyorum. Türk olduğum için torpil geçiyorum, esasında altı aylık çocuğun duygu dünyasına sahiptir ortalama bir Türk insanı” dedi. O günden beri ben Türkiye’deki davranışlara bakarken, o sözü hiç unutmadan bakıyorum. 6 aylık bir çocuk kucağına alıp okşamakla başlıyormuş ilişki kurmaya. Yumuşak şeylerden hoşlanması çok doğal, çünkü çocuksu bir şey. Ben Melih Gökçek’i çok iyi anlıyorum ve çok da önemsiyorum artık. Doğru bulmak anlamında değil, adam garip bir şekilde “uçağı tepeye koyacağım” diyor, halkının maksimum 2 yaş civarındaki psikolojisini yaşıyor. Bilerek ve birebir yaptığını sanıyorum. Yani o kadar bilinçle mi? Hayır, doğal olarak öyle yapıyor. Ben böyle baktığım için anlamaya başlayabilirim, ama hoşuma gitmeyebilir gördüğüm. Dolayısıyla burada ahlaki sorun, böyle olduğunu bile bile nasıl kendi düşüncem yolunda yararlanabilirim ondan. Bundan başka türlü yararlanmanın yolunu aramalı.

Şimdi söylediğiniz kanunlara geliyorum. Bence şu andaki hükümet, cumhuriyet tarihinin en deneyimsiz hükümeti. Bu kadar deneyimsiz bir hükümet tarihte ilk İttihat ve Terakki Hükümetiydi. Onlar Osmanlı’yı batırdılar, bunlar ne yapacak; meçhul. Bu bir deneyim sorunu, Osmanlı’nın Sadrazamı Selanik Posta Müdürüydü. Ben bu kanunları AKP gelmeden de biliyordum, çok önceden CHP’deki çalışmalarda da bulundum.

Bence bir tek özeti vardı, gittikçe dağılmakta olan Atatürkçü yapıdan gelen monolitik yapının bir şekilde çözülmeye başladığını hisseden bürokrasinin son bir çırpınışla yönetimi ele geçirme çabasıydı. Veriyor gözüken şeyin altında inanılmaz alan maddeler var. Hâlâ da imar haklarının merkezileştirilmesi, neredeyle valinin başkanlığına sokulma, imar yapılarının değişmesi, öylesine rakamlarla hesaplanmış numaralar var ki oralarda, kayboluyor. Bir taraftan yetki veriyor gözüküyor, bir taraftan para veriyor. Müthiş bir rüşvet ve bütün belediye başkanları da yediler bunu. Hepsi “aman susun” diyorlar. Yahu, niye susacağız? Bize para verecek. Niye vereceğini bilmiyor onu yazanlar. Parayı veriyor, yetkiyi alıyor; bunun ben AKP’nin planı olduğunu sanmıyorum. Bu AKP’den önce devletimizin derin dehlizlerinde yazılmış kanunlardır. Sadece bunları çıkartabilecek bir ortam gerekiyordu, bunu da böyle en saf yiyecek ve yutacak birileri lazım. O deneyime sahip olmayacak, bunun nasıl okunduğunu anlamayacak, o yapıyı bilmeyecek birileri lazımdı. Kendi aralarında tartıştıkları konular, “Biz, çok fazla merkezi kalamayız, dolayısıyla yerel güçlere mümkün olduğunca bir şey aktarmalıyız.” Bu ciddi olarak kafalarında belki bir paranoyadır, belki bir hakikattir, ona bir şey diyemem. Ama sonuçta aralarında bunu tartışıyorlar. Belediyelerin eline bir şeyler geçirelim de, gidersek onlarda kalsın, hiç değilse oralarda duralım diye.

Bu kanunların bir kısmı güya ona fırsat veriyor, ama bir taraftan da yetkiyi müthiş bir şekilde avucunda tutuyor. Bundan sonra bütün bunları çözmek için de artık hepimizin ciddi psikiyatrlarla çalışması gerekiyor. Yani insanları anlamadan, sadece teorilerle, bu teorileri insanlara uydurmaya çalışmak yerine hakikaten ne oluyor, biraz öğrenmek gerekiyor. Bunu Amerika yapıyor; Amerika Birleşik Devletleri Başkanının yanında psikiyatrlardan oluşan özel bir kurulu vardır. Bütün davranışlarını, siyaset psikolojisini inceliyorlar. Biz hâlâ sadece teorilerle götürmek istiyoruz. Yani bu nasıl kabul ettirilir, kitle nasıl dönüştürülür, nasıl kendi içinden meşrulaştırıcı mekanizmaları harekete geçirilebilir; bunların hepsi incelenmiş şeyler ve biz bilmiyoruz sadece. Bence odalar dahil bunları düşünsek iyi olur gibime geliyor.

ÖMER KIRAL- Birincisi, bence bu broşür çok güzel; “Emanete sahip çıkalım, AOÇ bizimdir” Sahiplilik… Tabii sadece bu sloganla sahiplenilmiyor, sahipliliği kurumsallaştırmamız gerekir. Onun için kendimizden başlamamız lazım; yani odalardan başlayacağız.

   Odaların mekânsallaştırılması, yani odalar merkez örgütlü, Ankara Şube bile merkezi bir örgüttür, zira Ankara 4 milyonluk bir kenttir. Acaba tema bazında ve sektör bazında ve mekânsal bazda komşu odalar, yani müttefikler bir araya gelse, hiç olmazsa Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Çevre Mühendisleri Odası, İnşaat Mühendisleri Odası gibi belirli sorun alanlarında kurumsal bir birlikteliğe doğru gitsek. Örneğin, Atatürk Orman Çiftliği. Mutlaka yapmışsınızdır, ben çalışmalarınızı bilmediğim için söylüyorum. Ya da hafriyat ekiplerinin atılması konusu ve Ankara hafriyat ana planı. Bununla ilgili İnşaat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası Peyzaj Mimarları Odası bir araya gelsek ve aktif bir sürece girsek.

Bizim Odada da, sizde de aynı sorunlar var tabii ki, o kadar çok gelişme var ki bizim dışımızda ve bunlara yetişemiyoruz ve reaksiyoner oluyoruz, reaktif oluyoruz. Yani bir şey çıkıyor, “Aman, şuna dava açalım… Şuna ne yapacağız? Buna ne yapacağız?” diye bir çağrı yapıyorsunuz, ancak bu kadar kişi geliyor. Yani toplanabildiğimiz de yoktur. Bunu acaba nasıl kurumsallaştırabiliriz?

Geçtiğimiz dönemde Yenimahalle Belediyesinin ilginç bir uygulaması oldu. Bunu lütfen yazın, “Söz uçar, yazı kalır” derler. Aslında hakikaten o deneyimi biraz daha zaman geçsin, 5 sene sonra bir daha değerlendirebiliriz. Şehir Plancıları Odası olarak Tuncay Alemdaroğlu’na “İyi Uygulamalar Ödülü” verdik bu konuda. Tuncay Bey ne yaptı? Ankara’nın belirli bölgelerinde -ki, 3 bölgeyle başladı, sonrasında 15’e çıkardı,hepsi hakkında çok fazla bilgim yok, ama Çayyolu’nda oturduğum için biliyorum- Çayyolu’nda Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Ankara Barosu, Tabipler Birliği, Veterinerler Odası gibi meslek odaları ve seçilmiş muhtarlar (sitelerin temsilcileri, okul aile birlikleri, spor cemiyetleri, dernekler, vakıflar gibi 20-25 kişilik bir kurul oluşturmuşlar. Kurumsal olarak böyle bir şey yaptığınız zaman ve her ay sistematik olarak toplandığında, onun bir sekreteryası olduğunda, o bölgenin sorunları tartışılmaya başlanılıyor. Sorunları çözmeye çalışıyorsunuz reaktif örneklerle. Ondan sonra yavaş yavaş insanlar düşünmeye başlıyorlar ve bu sefer daha genel olarak bakmaya başlıyorsunuz ve onunla ilgili planlar yapmaya çalışıyorsunuz.

Bu çok önemli bir şey. Bunlar mikro ölçekte başarılardır, ama herkes bir parkın köşesinde bir şey yapmak istiyor. Sağlık Ocağı yapılacak nereye yapalım? Mesela bir büfe yapılacak, şuraya koyalım deniliyor. Mesela, bununla ilgili olarak herkes oturuyor, tartışıyor. Sağlık ocağı için imar planları açılıyor, sağlık alanları bulunuyor. Var planda, boş, fakat özel mülkiyetli. Mülk sahipleriyle konuşuluyor. Mülk sahibi “Sağlık ocağına adımı verirseniz araziyi veririm” diyor. Yani bu türden görüşmeci, müzakereci yöntemlerle, yerinden insanlar kendi çevreleri için karar vermeye başlıyorlar. Bu önemli bir deneyimdir. Ben dünyaya olumsuz bakmıyorum. Bizler değişim ajanlarıyız, belki merdiveni yürüyerek çıktım. Belki azınlığım, ama her zaman da azınlık olmaya devam edeceğim. Ayrıca, aydın denilen kişi sürüden ayrı durandır. Azınlık olduğunu kabul ettiğin an ona göre taktik değiştirirsin. Onun için biz bunları sahipleniriz. Sorun şu: “Emanete sahip çıkalım” ama nasıl. Bunun yöntemlerini bulmamız lazım. Önerim şu: Birincisi, Yenimahalle’deki deneyime bakıyorum, iyi uygulamaları var. Bütün dünyada bench marking denilen bir yöntem uygulanıyor artık. Bench marking kıyaslama yöntemidir; yani herhangi bir şeyi yapacaksanız sağınıza solunuza bakın -en çok mimarlar yapar bunu. Benzer şeylerde nasıl başarı sağlanmış diye  baktığınız zaman şöyle bir şey yapabilirsiniz: Meslek odaları, Çiftlik, ulaşım ana planı, tarihi çevre, konut gibi her bir alan ve sektör, yani 3’lü, 4’lü bir arayüzle bakalım kente ve her bir arayüzde örgütlenmemizi tamamlayalım.  Bunu biz yapacağız, başkası değil. Yasalar için mücadele ediyoruz, Belediye Yasasına semt danışma meclislerini koyun, o meclisle genel meclis arasındaki ilişkiler konusunda önerilerimiz var, bunlar kabul görmeyebilir bir müddet daha. Ama hiç olmazsa biz kendi aramızda odalar, dernekler olabilir, Doğal Hayatı Koruma Derneği olabilir, KOR-DER (Koruma Derneği) olabilir, her bir sorun alanı için ittifaklar kurulabilir. Genel olarak Ankara Konseyi çok fazla etkili olamıyor maalesef, o deneyimleri yaşadık, kurultaylar deneyimini yaşadık. Gereklidir, ama yeterli değildir. Çünkü senede, iki-üç senede bir kere yaptığınız şeyle uygulamaya inemiyorsunuz.

Yatay örgütlenmeler önemli. Yani kurumsal dernek, vakıf, odalar, artı kişilerden oluşan bir grup ancak bununla mücadele eder ve bunun arkasında mutlaka bir hukuk bürosu olması lazım. Yani bizim burada oluşacak genel görüşü mutlaka bir hukuk bürosu aracılığıyla yaptırıma zorlamalıyız.

Onun için sahiplilik meselesi çok önemli. Yani işin başı o. Sahipliliği kurarken de her bir konuyla ilgili mutlaka bir platform, bir forum oluşturmalı ve sürekli olmalıdır. Onun da yöntemlerini koymalıyız. Tamam, bunu bir yere getirdik, şimdi yaptığımız gibi, irticalen, aklımıza geldiği gibi değil, yöntemlerini koyalım. Yani yöntemleri nedir? Sorun analiz yöntemleri, yani SWOT analiziyle başlamalıyız, problem ağaçlarını koymalıyız ortaya. Problem ağacından hedef ağacına geçmeliyiz. Buradan itibaren neye karar vereceksek o hedefi gerçekleştirmek için yol haritasını çizmeli ve ona göre adımlarımızı atmalıyız. Yani eğer biz planlı davranamazsak, dağılmaya başlıyoruz.

Latin Amerika’da benzer reformlar uygulandı ve kentlerde belediye başkanları siyasi parti kurmaya başladılar, kent ölçeğinde siyasi partiler kurdurdular. Ulusal sistem çökertildiği için kentler bazında siyasi partiler kuruldu. Çünkü adam bakıyor, “Ben bir ulusal partiye niye gireyim? Başarımı kanıtlarım, kendi partimi kurarım, ve seçilirim” diyor; yani kentler ulusal sistemden kopartılıyor. Bunun örneği Latin Amerika’da gerçekleşti.

Böyle bir ortamda yavaş yavaş gidişat bu olduğuna göre bizim mutlaka sahiplilik modellerimizi koymamız lazım, yani örgütlü olmalıyız. Odalar teker teker bu işi başaramıyor. Ben izliyorum senelerdir, 30 seneyi geçti meslek hayatım, izliyorum, her yönetim bir şeyler yapmak için gelir ve “Biz bunu yaptık, ben bunu yaptım” diye ortaya çıkarlar. Ama komik geliyor bana odalar arası işbirliksiz ortamlar. Halbuki bunlar bir araya geldiğinde artık güç ortaya çıkacaktır.

Şimdiye kadar konuşmalarınız hep kent üzerine oldu. Bizimkiler de ”kent” diyor, peyzajcılar “kent” diyor, inşaatçılar “kent” diyor, TMMOB “kent” diyor, herkes kent diyor, ama hiçbiri bir araya gelmiyor. Bir araya gelerek sorun çözmeye başlayalım, sorun çözme yöntemleri üzerinde anlaşalım. Sorunun çözme yöntemleri var, sorunun analiz edilmesinin yöntemleri var. Bu yöntemler üzerinde bir mutabakat sağlanırsa, bu sahiplilik modelinde sadece bir araya gelmek değil, bir arada düşünmek yöntemleri, bir arada çözüm bulmak yöntemleri, bir yaptırım yapmak yöntemleri gibi bir üçlüyü ortaya koyabilirsek, bence başarı sağlanabilir.

ALİ ULUSOY - Tam bu sizin söylediğinizle ilgili olarak söyleyeceğim. AOÇ kampanyasında böyle bir modeli başlattık. Bütün odaları bu işe dahil ettik. Ondan önce yaptığımız Papazın Bağı çalışmasında da benzer bir yöntem izledik, Ankara’daki bütün meslek örgütlerini bu çalışmaya dahil ettik, Türkiye Barolar Birliği dahil.

Aslında bunun adımları çok atıldı burada. Çaldağı’ya ilgili bir plan değişikliği konusunda yine bir çağrı çıkardık. Şehir Plancıları Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası -çünkü zeminle ilgili bir şeyler tartışılıyor- İnşaat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası, hukukçular, Çankaya Belediyesi’nden arkadaşların katıldıkları toplantılar yapıldı. Hakikaten altı çizilmesi gereken bir durum. Bugüne kadar bu denenmedi mi? Denendi elbette, ama bunun yöntemleri, çalışma tarzı ve nasıl hayata geçirileceği konusu belki tam net tariflenemedi. Ama esas olarak biz böyle bir şey yapmak istiyoruz, başka türlü bu kadar sorunla baş etmemiz de mümkün değildir. Çünkü çok çeşitli sorunlar var, bunu tek başına Mimarlar Odasının “ben çözerim, üstesinden gelirim” demek şansı yok. Elbette plancı arkadaşlarımızı yanımıza alacağız, diğer meslek gruplarını yanımıza alacağız, hatta onun da ötesine taşarak hemşeri derneklerini davet edeceğiz. Kavaklıderem Derneğiyle çok yakın bir ilişkimiz var ve epeydir de devam ediyor. Hakikaten azınlığız, ama bunu nasıl çözeriz’i açıkçası tartışıyoruz. Bir dönem sizler de hatırlarsınız, 70’lerde plancı ağabeylerimiz, mimar ağabeylerimiz gidip mahallerde kentin planlanmasıyla ilgili olarak kahve toplantıları düzenlediler.  Sahiplenme dediğimiz belki de budur. Yani bu sahiplenmeyi biz önce kendi içimizde yapıp, örgütlü kesimler olarak, meslek odaları olarak ya da duyarlı hemşeri örgütleri olarak yapıp bunu kentin çeperlerine yaymamız gerekiyor.

KADRİ ATABAŞ- Bir kere kitlesel eylemler yapılmalı. Yani bir hafta sonu cümbür cemaat AOÇ’ye pikniğe gitmeli. Yolun kenarında tel örgülerin yanında değil, burası kitleninse bu hale çevirmek lazım. Ciddi bir örgüt olarak gidip müdürün odasını gazetecilerle birlikte basmak lazım, müdürle tartışmak lazım. Artık böyle şeyler dikkat çekiyor. Bu hiç de kötü bir şey değil. Atatürk Orman Çiftliği’nin ne yaptığını kitlelerin denetlemesi lazım. Nereden bekleyeceğiz bunu? Gazetecilerle beraber odasına gidip oturmak lazım. Yani bunları yaparak etkili olabiliriz.

Belki pasif direniş yapmak daha doğrusu barışçıl bir aktivist yöntem bulmak gerekiyor. Hakikaten okullarla anlaşıp çocuklarla birlikte Atatürk Orman Çiftliği’nin toprağında, onun tayin ettiği yerde değil de, istediğimiz yerde oturmak hakkını istemeye başlamak lazım; içinde ne yapıyor hakikaten görmek lazım.  Bunları düşünmek lazım. Sahip çıkmak duygusu öyle verilir gibi geliyor bana. İçine girerek, hakikaten bunu kullanmaya başlamak lazım.

TUNCAY ALEMDAROĞLU-  İlk başta da söyledim, sizin söylediğinizle bağlantı kurarak, “Her Ankaralının Atatürk Orman Çiftliğini kullanmak hakkı vardır” diye Atatürk Orman Çiftliği’ni kullanma belgesi verilmeli. Küçükken ortaokulda Hayvanları Koruma Derneği temsilcileri dolaşıyorlardı, herkesi derneğe üye yapıyorlardı, bir belge veriyorlardı. Böylece Hayvanları Koruma Derneği üyesiyim diye hayvanlara karşı biraz daha duyarlı olmaya başlıyorsun; tekmelemek yerine sevmeye başlıyorsun. Böyle bir kimlik gibi, aidiyet duygusunu mutlaka insanlara vermek gerekiyor.

METİN AYGÜN- Sonuçta ekonomik yapıda ciddi bir değişiklik var. Yani çok derine dalmak istemiyorum, ama 1950’lerde savaş sonrası  İmar Yasası vesaire filan hep o sırada oluşmuştur, odalar da o süreçte oluşmuştur. Özgün koşullar vardı ve dış dinamikler her ne kadar Kadri ağabey söylüyorsa da bu coğrafyada çok önemlidir. Yani o dünyadaki siyasi, ekonomik ve ideolojik değişiklikler önünde sonunda mekâna yansır. Yani 1984 yılında belediyelere yetki verilme süreçlerinden sonra alınan sonuçlar ortada. Şüphesiz, ithal ikameci bir sistemden vazgeçip liberalleşmeye geçti Türkiye, ama yeni bir dalga bu. Bu dalga da bir şekilde hem siyasi olarak, hem ideolojik olarak mekâna yansıyacak.

Bizde mülkiyet ideolojisi vardır. Sahiplenmeyle bunu karıştırmayalım. Yani bunda da radikal değişiklikler olacak. Biliyorsunuz biz dolara elimizi süremezdik, hapse atarlardı. Yani o manadaki bir liberalleşme tabii mülkiyet ideolojilerine de yansıyacak önümüzdeki dönemde.

Melih Gökçek yüzde 60’ı aldı diyorlar, ama aslında Melih de eski paradigmanın unsurlarından, yani o da dönüşecek. Türkiye’yi kim yönetiyor, acaba? Yani bu dış dinamiklerin etkisi hangi seviyededir; bunları tartışmakta fayda vardır. Hem mekânda, hem kent ideolojilerinde, hem de kişisel olarak tüketim süreçleri çok ilerledi, epeyi yol almış durumda.

Olaylara biraz da böyle baktığımızda Ömer Kıral’ın önerileri şüphesiz bu yeni paradigmaya uyuyor, yani dolayısıyla TMMOB gibi merkezi örgütlerde, ya da mevcut şu haliyle siyasi partilerde veya buna benzer örgütlerde mi yürütülmesi gerekiyor acaba bu işlerin; yoksa daha farklı düzlemlerde mi yürütülmesi gerekiyor? Yani temel soru bu. Biz, Mimarlar Odası olarak yine senin söylediğin gibi, kendi aramızda bu konuları henüz tartışamıyoruz. Çünkü Mimarlar Odası, benzer odalar ya da sendikalar da bu sıkıntıyı yaşıyorlar. Bugün sendikalar kamuya bağlı, onunla bütünleşmiş organizasyonlar olarak sendikal süreçte farklı bir şekle bürünüyor diyeyim. Dolayısıyla bizim biraz bunları tartışmamız gerekiyor. 

Şu “globalleşme” lafını çok kullanmak istemiyorum. Yani onun için paradigma dedim, ama gerçekten ciddi bir değişiklik var, yani bir kırılma noktası var. 1990’ların ikinci yarısından itibaren, nasıl ki 1950’lerde, 1980’lerde ciddi bir değişik varsa, bugün de o var; bizim yaşadığımız da o. Dış dinamikler çok önemli, yeni kurumsal yapılar oluşturulacak, Dünya Bankası parasını verip yasa yaptıracak, Önünde sonunda bu süreçleri tartışma ve kavrama meselesi vardır. Yani bizim aslında güncelliğimiz budur.

KADRİ ATABAŞ-  Ayhan susup duruyor ve çok merak ediyorum. Çünkü onun notları her zaman benim için önemli olmuştur; çok dürüst bir insandır.

AYHAN ÇELİK- Hocam, bu toplantıya izleyici olarak katıldığımı baştan belirttim.

KADRİ ATABAŞ- Niye biz mesela, odalar olarak  yer kiralamak için Atatürk Orman Çiftliği’ne başvurmuyoruz? Çünkü orada 50’şer metrekarelik yerleri sanıyorum tekrar kiralamaya başladılar. O kadar yabancılaşmışlar ki insanlar Atatürk Orman Çiftliği’ne, hakikaten odalar, sivil kurumlar olarak başvurarak, mimarlık dünyası adına kente katkıda bulunmak üzere bir bölümünü kiralamak istiyoruz diyelim. Bekletsinler, ama bir dikkat çekelim. Başvuralım ve reddetsinler. Yani çok haklı gerekçelerle “kiralamak istiyoruz” diye başvuralım, reddetsinler, o zaman yavaş yavaş ilgi çekmeye başlayabiliriz.

Ama hakikaten bunları denemek gerektiği fikrindeyim ben. Bakalım ne oluyor. Bin tane gerekçe bulabiliriz. Şu anda 50 dernek, kuruluş, kamu yararına kuruluşun her biri çeşitli gerekçelerle ayrı ayrı başvursun, sonra da onu bir plan haline getirelim. Mesela, senin dediğini yapalım, bir bölümüne öyle bir şey yapalım ki, atıyorum “1 000 hektarlık bir alanına 50 kuruluş olarak başvurduk, biz bu çerçevede buraları kiralayıp şu gayeyle kullanmak istiyoruz” diyelim, bakalım ne yapacaklar.

Ama böyle bir kısmi planlama öneriyorum, yani “33 bin  dekar şöyle kullanılmalıdır” ayrı bir şey; benimki bir adımla başlıyor. Çünkü öbürü çok soyut bir noktada kalıyor ki, hakikaten 33 bin dekar dediğinde ben de düşünüyorum. Önceki toplantının senaryolarına baktım. Ankara kalınası değil gidilesi bir şehir deniliyor. İstanbul’un neresinde 33 bin dekarlık bir alan, yeşil ve kullanıma açık bir vaziyette var? Yani burası doğal bir orman alanı değil, içinde çok büyük boşluklar var. Arkada buğday tarlaları var, bomboş alanlar var ben biliyorum. 33 bin dekarlık bir alanda bir kent hayatı öylesine zenginleşebilir ki, oradan gitmek istemeyebilirsin.

  Bu konuştuklarımızın ne demek olduğunu gezmeden anlayamazsınız. Şu Atatürk Orman Çiftliği’nin alanlarını gezmek için bir gün bir araba kiralayalım, etrafını dolaşalım. Bunun ne demek olduğunu görmek lazım, öyle bir alandan bahsediyoruz. Bu alan, kentin hayatını değiştirebilir, bunun farkındayım. Ama önce kitlelere parça parça anlatabilmek lazım. O şimdi tam tersine kenti tıkayan, kentin gelişmesinin önündeki engel durumdadır. Yakında ona da dönüşecek, “planlayalım da kentin önü açılsın, Batıya geçişi tıkıyor” denilecek.

 Oda açısından da ilgi çekici bir durum olabilir. Böyle konularda artık bir halkla ilişkiler ve reklam şirketiyle çalışmak gerektiğine inanıyorum; çok samimi olarak inanıyorum. Profesyonel hizmeti almayı bilmek lazım. Bizler amatörüz, mesleğimizi biliyoruz, bu çok ayrı bir şey, ama bu kitlelere nasıl aktarılır ve kitlelerin içinde yer tutulur konusu da bir başkasının uzmanlık alanı; bunu da kabul etmek lazım. Ama bu yardımları da almaya başlamak lazım, bence mutlaka o türden kuruluşlar ya da belediyeyle konuşup onların basın-yayın kuruluşlarıyla konuşmak lazım.

TUNCAY ALEMDAROĞLU- Bir de şuna dikkat etmek lazım: Büyükşehir Belediyesi kendine göre bir planlama yapmak istiyor. Geçen gün bu Eryaman’daki göl ve etrafını gördüm. Eğer o mantık Atatürk Orman Çiftliği planlamasına da egemen olursa vay haline; felaket bir şey. Yani eğlence merkezi mi, yeşil alan mı, tam bir arabesk.

Bir de yaptığınız zaman kendi kendini finanse etmeli. Ama orada her şey para; otoparkı para, giriş para, bilmem hizmetlerden yararlanmak hep para. Kendini finanse etmeli, ama bu finansın da bir başka yöntemini bulmak lazım. Her yere barbeküler özel olarak yapılmış. Sanki çok güzelmiş gibi.

KADRİ ATABAŞ-  Berlin’in göbeğindeki parkta yapıyor senin milletin; burada niye yapmasın?

ALİ ULUSOY - Bunu yapan Gökçek, ama Çankaya Belediyesinin bunları yapmaması lazım. Mesela, çok yakında, üç gün önce Karanfil Sokak’ın çıkışında metro ayağında bir düzenleme yaptılar. Oradaki satıcılar legalleştiriliyor. İhtimal Park Bahçeler Müdürlüğünden bir inşaat mühendisi yapmıştır. Proje yok, detay diye bir şey yok, yani hiç öncesi yok bu işin. “Sakatları unuttunuz” demişler ve bir rampa yapmışlar. Merdivene kadar gelmiş, ama sonra ne olacak, onu da bilmiyorum. Şimdi burada böyle bir düzenleme yapılıyor ve bu basına da yansıyor ve basın da bize dönüp “burayla ilgili ne düşünüyorsunuz?” diyor. Galiba buradan başlamak lazım. Siz dediniz ya semt birimi, proje, katılım süreçleri, ortaklar arama gibi şeyler gerçekten önemsediğimiz, hep söylediğimiz şeyler bizim. Biz bunu en kolay kiminle yapabiliriz? Örneğin, sizle bunu kısmen başarıyorduk, yani Yenimahalle Belediyesiyle hayata geçirebiliyorduk birtakım projeleri, Çankaya Belediyesiyle de böyle bir şeyi daha kolay yaparız diye düşünüyoruz.

ÖMER KIRAL- Çayyolu Semt Biriminde, Tuncay Beye “Biz çiçekçileri bir araya toplamak istiyoruz” dedik. Tartışarak sonunda şöyle bir karara vardık; bu çiçekçiler gruplanıp bir yerde toplanacak bir şey değildir. Mesela, seralarda çok güzel bir uygulama yaptı belediye. Seraları bir araya topladı, ama çiçekçilerin halka daha yakın, komşuluk birimi, hatta sokak ölçekli alanlarda olması gerekir. Dolayısıyla “bir ana plan yapalım” dedik. Belediyeden bir grup çağırdık ve otobüs durağı olsun, arkasında küçük bir birim bir olsun, otobüsten insin, çiçekçisine uğrasın, gazetesini alsın ve evine gitsin istedik. Buna uygun noktalar konusunda belediyenin teknik ekibi hazırlık yaptı, biz de gittik, arazisine baktık, güzel tamam. Sonra “Bunlara bir tip proje yapalım” dendi. Projeyi hazırlayıp getirdiler, heyete bu sefer çiçekçileri çağırdık, hepsini topladık ve yapılan mimari projeyi çiçekçilerle tartışmaya açtık. “Bakın, belediye size şu  noktaları tahsis edecek, şöyle bir de çiçekçi büfesi ya da yapısı tasarlamış. Şurası pencere, şurası kapı, siz kışın ne yaparsınız, yazın ne yaparsınız, çiçekleri ne zaman getirirsiniz, kasaları ne yapıyorsunuz, nasıl ısıtacaksınız, ne dersiniz?” dedik. Onların tepkilerini alarak mimari proje tekrar çizildi.

Ondan sonrası ne oldu bilmiyorum.

TUNCAY ALEMDAROĞLU- Ondan sonra projeyi uygulamadılar. Şimdi herkes yerini camekânla çevirmiş.

ÖMER KIRAL- Yönetim değişince, yeni yönetim semt birimleri uygulamasını kaldırdı. Kaldırınca o Semt Danışma Kurulunda bulunan insanlar bu boşluğu doldurmak için bir dernek kuralım dediler. Bir-iki toplantı yapıldı ve şu anda kuruldu. İsmi tartışıldı, ismi “Kent Platformu” oldu Çayyolu’nda. Yani o semt biriminin bir anlamda dernekleştirilerek devam etmesini sağlayacak bir durum oluştu. Kavaklıderem Derneği gibi kentlerde yavaş yavaş bu tür mekânsal bazlı örgütlenmeler başladı. Odaların da bunu iyi kullanması lazım, bunlarla müttefik ilişkiler kurmak gerekir. Bunlarla tartışmak, karar vermek, çözüm bulmak konusunda bir yönergesi, bir kurallar dizisi, gibi şeyler hazırlarsınız. Karara ulaşacak tartışmalar yapılır. Kurumsallaşma önemli bir şey; öyle olursa siz de her seferinde “kimleri çağırsak, kimler gelir?” telaşı yerine hiç olmazsa şu bölgenin temsilcilerini çağıralım, onlarla bir toplantı yapalım dersiniz. Yani bunu kurup onların çalışmasını sağlayarak siz de daha yukarıdan bir kurmay gibi çalışmalarını denetleyebilirsiniz.

TUNCAY ALEMDAROĞLU- AOÇ için Beştepe’de ve Gazi Mahallesi’nde oturanları bu işin içine kattığımız zaman daha ciddi bir aktivite sağlayacağımızı zannediyorum. Oradaki insanlar çok duyarlı, orada da böyle birtakım ciddi yapılanmalara gidilebilir. Özellikle Beştepe’de oturanların bazıları ekonomik bakımdan fevkalade güçlü durumda. Ormanın tam kenarındaki arsalarda evleri var hepsinin ve hepsi duyarlı insanlar. Oradaki muhtarlar da duyarlı. Çiftlik Müdürü, sizlerin şurada konuştuklarınızla aynı sıkıntıları paylaşan, ama bu sıkıntıları da tek başına aşamayan bir vatandaş; Çiftlik konusunda duyarlı ve aynı hassasiyeti taşıyan bir arkadaş.

KADRİ ATABAŞ- Sanıyorum bir de şunu görmek lazım: Evvelki toplantı tutanaklarına şöyle kısaca bir baktım, bizim hayalimizdeki, uğrunda bir yığın planlama ya da mimarlık yaptığımız Ankara’yla bugünün Ankara’sı farklı. Ama ben bu ölçekte baktığımda olumsuz bir şey diye görmüyorum. Yani Ankara şimdi 3,5 milyon nüfuslu bir metropol olmaya çalışıyor. Daha önce Ankara tek merkezli, nüfusu olan, ama bir kamu kentiydi. Kızılay ve civarında bütün işler dönüyordu. Şimdi Ankara öyle değil, şimdi Ankara gerçekten sanıyorum 3-4 merkezli bir metropole dönüşüyor. Tabii bunun getirdiği hem rant meseleleri var, hem kimlik meseleleri var. Yani daha önce Ankara Kızılay ve civarındaki kimlikle tanımlanabilirdi, ama şimdi artık Ankara, Konutkent ve civarına doğru açılan batı koridorunun Ankara’sı ve merkezi. Beğenelim, beğenmeyelim, Keçiören ve civarında gelişmekte olan kent merkezi, yine Sincan civarında - kent merkezi gelişimi var. Esas kilitlenen yer bana sorarsanız Mamak ile Altındağ yerleşim yerleridir. Çankaya iyi-kötü değişiyor. Yani Çankaya kendi içinde dinamiği nedeniyle, içinde üniversiteler olduğu için çok değişebiliyor. Kötü bir şey değil, ben çok memnunum.  Burada İstanbul üstüne yazılmış methiyeler var. İstanbul’u Allah aşkına neresi temsil ediyor?!  Beyoğlu temsil ediyor İstanbul’u. Kartal başka bir merkez, İkitelli başka bir merkez. Bambaşka bir durum da, geceleyin siz İstanbul tarihi yarımadada bir gezmeye kalksanıza. Korkarsınız bir sokağını gezmeye. Kaç yüzbin nüfusun yaşadığı yer gece 5 bine- 10 bine iniyor, kimse kalmıyor, evine kapanıyor. Onun için bütün büyük metropollerde birden fazla merkez var. Her bir merkez bir kimliğe kavuşuyor, kendi etrafında yeni bir dünya oluşturuyor. Bazı yerler akşam daha ölü oluyor, bazı yerler canlı oluyor. Bu çok güzel bir şey, ama Ankara’ysa tek merkezlidir. Ben bu açıdan hiç olumsuz bir şekilde görmüyorum.

Bu yeni bir rant meselesi getiriyor, evet. Çok konuşulması lazım ve bu çok önemli bir mesele; kentin sağlıklı gelişmesi açısından çok önemsiyorum. Çünkü özellikle batı koridorunun hava fotoğrafları inanılmaz, Türk Halkının durumunu anlamak için o fotoğrafı görmek yetiyor zaten. Bir grup burada, bir grup burada. Böyle kent büyüyor güya. Esas mesela o koridorun üstü niye böyle oluyor ve bu konuda ne yapılacak?  Bu ciddi bir mesele, ama kötü değil, kentin böyle dönüşmesi kötü bir şey değil. Bence Ankara’nın büyüdüğünü ve aksine çeşitlendiğini gösteren bir şey ve bununla mutluyum. Kent yaşanılabilir hale geliyor demektir; istekler çoğalacak demektir. İlk defa kentli nüfus yeni şeyler isteyecek. Belki Atatürk Orman Çiftliği’ne şimdikinden daha çok taraftar bulacağız. Özellikle batı koridoru nedeniyle, orada hakikaten kent olmanın nimetini isteyen kesimler çıkıyor. Bizim dönemimizin gecekondu kesimi değil artık. Onlar bir odaya razıydı, şimdi bölüşmek istiyorlar; esas meseleler bunlar.

Buradaki önemli sorun ve belki tartışılacak olan, bu kanunda ona ne cevap var? Bu da benim kışkırtıcı kendi yorumum; Osmanlı’dan beri her padişah geldiğinde bir şey dağıtmış, işin kuralı böyleymiş. Ne zaman ihtilal çıkarıyorlar, onu deviriyorlar, bunu oturtuyorlar, ne varsa elinde yeniçeriye ve halka dağıtıyor, yetmezse sarayda ne kadar gümüş eşya varsa eritip dağıtıyor; hep bir şey dağıtıyorlar. Türk Halkı da iktidar değiştiğinde bir şey alma alışkanlığını sürdürüyor. Cumhuriyet döneminde de oldu; Turgut Özal en son gecekondu arsalarının tapularını verdi. Bu, cumhuriyet tarihinde verilmiş en büyük ulufedir ve o sayede de iktidarda oturdu; 10 sene onunla oturdu, başka bir şey yok. Şimdi o da bitti ve bu İktidarın verebileceği hiçbir şey yok. Şimdi hem belediyesi, hem hükümeti dağıtacak bir şey arıyor. Oraya el atıyor, IMF diyor ki “el süremezsin” Buraya el atıyor IMF diyor ki “el süremezsin” Gecekondu arsası kalmamış, al tapu diyeceği bir şey yok. Aksine refahın yükselmesi için talep gelmeye başlıyor, kentsel refah istemeye başlayacak insanlar. Dağıtabileceği ne var ona bakıyor. Orman arsalarını buldu, sit alanları var. O söylediğiniz kanunu da bu anlamda denemek istiyorlar. Kendi ekonomik tabanını yaratmak istiyor, ona bağlı ve ulufesini isteyen birileri olsun istiyor.  Ama bunu Türk Halkı yaratıyor; bunu da bilelim, yani ben bunu iyi-kötü bir yorum yapmak için de söylemiyorum; bunlar benim gözlemim.

Yani emin olun “herkese veriyorum” dese herkes susacak. Özür dilerim, ben de bu halkın parçasıyım, ama maalesef böyle. Dolayısıyla biz rant meselesini biraz da böyle görüp bakmak zorundayız. Popülizmin bu anlamda göreceli yok oluş süreci de bence başladı. Başka bir şeye dönüşebilir de, hiç tahmin etmediğimiz bir canlılık çıkabilir, onu hiç bilemiyorum, ama bizim bildiğimiz anlamdaki popülizm evet, yok oluş sürecine girdi.

 

Okunma Sayisi : 1218
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 24.10.2014 - 15:47:25
Şu an 7 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları